SARI GÜZERGAH: SULTANAHMET PARKURU
(Ortalama 2-3 Saat)
Ayasofya'nın, Sultanahmet Camii'nin, Topkapı
Sarayının bulunduğu bölge, kentin bugünkü hayatında, turizmin
en canlı bölgesi. Çünkü turistler burada kentin en önemli tarihî
eserlerini görmeye geliyor; çünkü bu eserler kentin bu bölgesine
yapılmış.
Coğrafi bakımdan kentin en doğu ucu olan
bu bölge, daha "manevi" bakımlardan
kentin merkezi olarak kurulmuştu. Byzas'ın kurduğu ilk "Byzantian" da
yarımadanın bu uçundaydı. Sonra, Constantinus kenti yeniden kurarken
gene burayı seçti. Sarayı burada yaptı (bölge "siyasî merkez" oldu).
Patrikhane kilisesini burada yaptılar (şimdiki Ayasofya'dan önce-böylelikle "dini
merkez" oldu) derken Hipodrom da burada yapıldı (yani "sosyal
merkez" oldu).
Bin küsur yıl sonra bu kenti fetheden Osmanlılar da bu düzeni
fazla değiştirmediler. Bizans sarayı göçmüştü ama onun oldukça
yakınına Topkapı yapıldı. Ayasofya en önemli cami haline geldi.
Bir süre sonra da Sultanahmet inşa edildi, Hipodrom ise At Meydanı
oldu. Roma Hamamı nın yerine Osmanlı Hamamı, Romalı aristokrat
konaklarının üstüne Paşa konaklan yapıldı.
Bugünün dünyasında, kentlerin bir takım bölgeleri turistikleşince,
yerli halk oralara pek uğramaz oluyor. Ama biz bu bölgeye böyle
davranmayalım, burayı başkalarına bırakmayalım. Burada görülecekler
bizim için çok daha ilginç ve anlamlı.
Constantinus'un kentinde Ayasofya ile Hipodrom
ve Saray arasında açılan bu meydanın adı Augusteion'du. "Divanyolu" parkurunda
anlatılan "Milion Taşı" ile anacadde Meşe de burada
başlıyor ve batıya doğru uzanıyordu.
Ayasofya işte şurada. Şimdiye kadar içine bakmadınızsa, artık
sırası gelmiştir. Gene de, girmeden önce çevresinde bir tur atıp
dışından iyice görün. Kapıdan girerken, daha önce burada bulunan,
sonuncusu Nika ayaklanmasında yıkılan kiliselerin neye benzediğine
dair bilgiler var. Çevre de zaten çeşitli zamanlardan kalma taşlar,
sütunlarla dolu.
Ayasofya'yı 6. yüzyılın başında Iustinianus, Tralles'ten matematikçi
Anthemius ile Miletus'tan geometrici İsidorus'a yaptırdı. Birkaç
rakam verelim: Yüzölçümü 7570 metrekaredir. Kubbesinin yerden
yüksekliği 55.60, çapı ise 31 -32 metredir (tam daire olmadığı
için böyle bir ölçü). Bu kubbe boyutlarını aşan ancak birkaç
bina var dünyada.
Özelliği yalnız boyutlarının büyüklüğü değildir. Daha önce
Roma'daki Pantheon gibi yuvarlak plana göre inşa edilmiş binalara
kubbe yapılıyordu. Ayasofya, dekorasyon değil, gerçek örtü sistemi
olarak bir kubbenin dört köşe bir binayı kapattığı ilk örnektir.
Ayrıca, doğu-batı aksında eklenen iki yarım kubbe iç mekânı alabildiğince
genişletmiş, merkezî kubbeyi de güçlendirmiştir. Bu kubbe ağırlığı
bina içinde 107 sütuna paylaştırılmıştır.
Binaya ekso-narteks ve narteks bölümlerinden geçerek giriyoruz.
Uzun süredir bitemeyen onarımlar nedeniyle binanın yarısı iskelelerle
kaplanmış olsa da, görülebilen iç kısımlar gene de yeterince
etkileyici. Üst kata tırmanmayı ihmal etmeyin. Binanın o yükseklikten
görülmesi de çok ilginç. Ayrıca bu kattaki mozaikler, özellikle
İsa'nın Deesis tablosu görülmeli.
Ayasofya gibi bir binayı hakkıyla anlatmaya kalkarsak, burada
başka şeye yer kalmaz. Ayrıca bir kitap almanızı salık vererek,
bu gezinin öteki duraklarına geçelim. Ayasofya'nın bahçesinde
duran türbelere (II. Selim, III. Murad, vb) ne yazık ki girilemiyor.
Oysa içlerindeki çiniler çok güzel.
Karşı sıradaki Yerebatan ya da Bazilika Sarnıcı'nı bu geziye
alalım. Sarnıç, geziyi fazla şişirse de, buradaki binalarla hem-ayar.
Bu çok önemli bölgenin su ihtiyacını karşılamak üzere yapılmış,
kentin en büyük kapalı sarnıcı. 140x170 metrelik bir alana yayılıyor
ve on iki sırada yirmi sekizerden toplam 336 sütun çatısını ayakta
tutuyor. Seksenlerdeki onarımdan sonra yapılan yollarla bütün
sarnıcı gezebiliyor, ucundaki Gorgon başlarını da görebiliyoruz.
Bazilikadan çıktıktan sonra Divanyolu'nun karşı tarafına geçerek
buradaki parkın içinde sağa sola bakınarak biraz gezebiliriz.
Burada her yerde antik taşlar var ve belli ki aklıbaşında bir
kazı yapılsa çok daha fazlası da çıkarılacak. Ama herhalde çıkmışları
yeterli sayıyoruz ki, yenilerini aramaya gerek görmüyoruz. Lausos
ve Antiohos gibi aristokratların saraylarından bazı bölümler
görülebiliyor. Buradaki daire biçimindeki kalıntı, Lausos sarayının
kabul salonu olarak tesbit edilmiştir.
Adliye'ye doğru yürüyünce küçük bir kilise yıkıntısı görülüyor,
ama kapısı kilitli bir bahçe içinde durduğu için yanma kadar
gidilemiyor. Burası Azize Euphemia'ya ithaf edilmiş bir kilisedir.
3. yüzyılda yaşamış ve Hıristiyan olduğu
için öldürülmüştü. 4. yüzyılda Nikaia Konsili doğru öğretiyi
saptamak üzere toplanırken, Euphemia'nın tabutuna da iki tezi
yazıp koyduklarını, sonra münasip bir zamanda tabutu yeniden
açınca doğru tezi kalbinin üstünde, "sapkın" tezi
ayağının altında bulduklarını anlatırlar. Sevilen bir azizedir.
Tabutu şimdi Fener'de, patrikhane kilisesi Aya Yorgi'dedir ve
yılda iki kere yortusu yapılır. Ama buradaki kilisesi göz göre
göre yok olmaya bırakılmış. Dönelim Hipodrom'un bulunduğu alana.
Hipodrom'un üstü heykellerle süslü ana girişi kuzey uçundaydı.
O görkemli yapıdan bu güne, birkaç dikilitaştan başka hemen hemen
hiçbir şey kalmamış durumda. Mermer koltuklarından sadece bir
tanesi Sultanahmet Camii'nin bahçesinde yatıyor, onun da zaten
kimse farkında değil. O girişe en yakında, şimdi, Alman Çeşmesi'ni
görüyoruz. Bu, Kayser NVilhelm'in bize ilk armağanı. İkincisi
Bağdat Demiryolu oldu; üçüncüsü de I. Dünya Savaşı. Alman Oryantalizminin
bir eseri diyelim.
Hipodrom'un ortasında Spina denen ("belkemiği" anlamında)
çizgi uzanıyor ve yanşan arabaların çevresinde döndüğü bu çizgi
üstünde belli başlı anıtlar yer alıyordu. Bunların bazıları çevrelerinde
toprak iyice yükselmiş olarak hâlâ oradalar. Örneğin, istanbul'un
en eski tarihi anıtı Mısır'dan getirilmiş. İ.Ö. 1550'den kalma,
Firavun Tuthmosis'in Mezopotamya seferini anan hiyeroglif obelisk.
Kaidesinde, taşın burada dikilişinin hikâyesi resimlerle anlatılmış.
Sonra da Burmalı Sütun. Palata Savaşı'nda öldürülen Pers askerlerinin
bronz zırh ve kalkanlarının eritilerek bu zafer anıtının yapıldığı
anlatılır. Anıt, birbirine dolanmış üç yılandan meydana geliyor.
Bunlardan birinin başı şimdiki arkeoloji müzesinde, ötekiler
kayıp.
Üçüncü dikilitaşı Konstantinos VII. Porfîrigennetos koydurmuş.
Örme olduğu için o kadar ilginç değil. Ama en uzunu da bu.
Hipodrom'un batı kanadında Tapu Binası var.
Çok eski eserlerle dolu bu alanda Tapu ve güney ucundaki Marmara
Üniversitesi Rektörlüğü (yani eski İktisadi-Ticari ilimler
Akademisi) 19. ve 20. yüzyılların dönümünde yer alan Millî
Mimarlık Akımının ürünüdür. Batıdan gelen "art nouveau*'
akımına karşı yerli bir tepkidir bu akım.
Onun yanındaysa, şimdi Türk - İslâm Eserleri
Müzesi olan, Kanunî'nin arkadaşı ve ilk sadrazamı ibrahim Paşa'nın
sarayı duruyor. Ünlü hikâyedir. Paşa çocuklarının sünnet düğününde
padişahı inanılmaz bir lüks içinde ağırlamış. Sonunda, Uludağ'dan
getirilmiş buzlardan yapılma kâseler içinde hoşaf ikram edince,
Kanunî dayanamamış, "senin
düğün benimkinden haşmetli oldu," demiş. İbrahim, "öyledir" diye
cevap verince sinirlenecekken sadrazam devam etmiş: "sizin
sünnet düğününde en hatırlı konuk bendim. Benim konuğum sizsiniz.
Elbet benim düğünüm daha haşmetli olacak." Hoş kompliman
filan ama İbrahim, Kanunî'nin karısı Hürrem'le ters düşünce hayatını
koruyamadı. Burası hem müze olarak, hem de bina olarak görmeye
değer bir yer.
Gene güneye doğru ilerleyip Endüstri Meslek Lisesi'ne gelebiliriz.
Bunun yüksek bahçesinden Marmara kıyısı manzarasını seyretmek
güzel oluyor. Halka açık değil ama içinde bir haddehane (yani
demir işleyen bir işlik) de var. Birilerinden izin alıp gezebilirseniz,
epey ilginç. Ama bu okulun oturduğu yer zaten ilginç. Buralarda
toprak denize doğru alçalmaya başlıyor. Oysa biz hâlâ Hipodrom'un
kapladığı alandayız. Hipodrom gibi bir binanın bir kısmı bugün
hâlâ ayakta durur da, onu herkesten saklayarak yıkılmasını beklemek,
akıl alır bir şey midir? Bunu görebilmek için insanlar neler
vermezdi! Ama işte öyle duruyor.
Sphendone Duvarları'nı görebilmek için yokuştan inmek gerekiyor.
İnip, çevresini dolaşıp, Küçük Ayasofya caddesinden gene meydana,
daha doğrusu, Arasta'nın oraya gelebiliriz. Görece yeni onarılan
Arasta öncelikle turistlere hitap eden bir çarşı ama ilgiliyseniz,
siz de iyi şeyler satan dükkânlar bulabilirsiniz. Ama burada
asıl ilginç yer Mozaik Müzesi. Büyük Saray'ı süsleyen bu seküler
mozaikler (av sahneleri, çeşitli hayvanlar, vb) gerçekten çok
güzel. Bizans resim sanatında hep görülen o donuk, resmî tutuk
hava yok.
Büyük Saray, 1204 Latin işgalinde adamakıllı harap olmuştu.
1453'te iyice yıkık bir haldeydi. Ama bu koca sarayın bazı bölümleri
bugüne kalmıştır ve iyi bir restorasyon çalışmasıyla çok ilginç
ve çekici bir hale getirilebilir. Ne var ki, Sphendone için söylediğimiz
bunun için de geçerli. Bu sokakta sarayın kalıntıları gözden
ırak, gönülden ırak, öylece yatıyor. Gerçekten inanılır bir durum
değil, ama böyle.
Sultanahmet Camii'ne henüz girmemiştik, şimdi
girebiliriz. Sinan'ın kalfalarından Sedefkâr Mehmed Ağa, camiyi
I. Ahmed için, 17. yüzyılın başında inşa etmiştir. Dört yanında
birer yarım kubbeyle sarılmış olan kare planı, Sinan'ın Şehzade'sine
fazla bir yenilik eklemez. Kubbe, dört kocaman fil ayağı üzerinde
yükselmektedir. İçindeki çiniler çoktur ve bu da camiye, yabancıların "mavi
cami" demesine yol açan o özel havayı kazandırır. Ancak
16. yüzyılın gerçekten çok güzel İznik çiniciliği artık sona
ermiştir ve buradaki çinilerin de birinci sınıf olduğu söylenemez.
Cami geniş bir külliye ile birlikte yapılmıştır. Hünkâr Kasrı
olan kısımda şimdi bir Halı Müzesi açıldı. Gösterilen eserlerin
bazıları çok eski ve önemli. Altı minareli başka cami yok dünyada.
Bu yapılırken bir tane Mekke'de vardı; rekabet eder gibi olmamak
için ona bir minare daha eklendi.
Çelik Gülersoy'un Yeşil Ev'i, bir yanında şimdi çarşı olan
Cedid Mehmed Efendi Medresesi öbür yanında Abdurrahman Sami Türbesi
ve Tekkesi ile duruyor. İyi havalarda otelin bahçesi oturup dinlenmek
için iyi bir yer. Ama zaten bu çevrede birçok kahve bulunuyor.
Sinan, Hürrem Sultan için bu meydanda büyük çifte bir hamam
yapmıştı. Bu güzel bina da şimdi halı sergilemek için kullanılıyor.
Böyle bir bina için pek yerinde bir işlev sayılmaz.
Hamamın yanından bir sokak, çeşitli otel ve pansiyonların yoğunlaştığı
bölgeye doğru gidiyor. Burada solda, eski Sultanahmet Hapisanesi,
şimdi kentin en şık otellerinden biri. Cezaevi gene Millî Mimari
akımının ürünlerinden biriydi ve yetmişlere kadar çalıştı. Ana
kapının açıldığı sokağın adı hâlâ Tevkifhane. Bunu kesen, tahliye
olanların salındığı yan kapının bulunduğu sokağın adı ise Kutluğun.
Burada şimdi Magnaura Sarayı'nın restorasyon çalışmaları yürüyor.
Bizans'tan kalma bu saray da, Bizans'tan kalan birçok şey gibi,
anlaşılmaz bir bakımsızlık sonucu bir apartmanın içinde kalmış
ve özel mülk olmuştu. Şimdi restore ediliyor, bu iyi, yalnız
bu sefer de fazla restore edilmesi tehlikesi var gibi görünüyor.
Bu turda göreceğimiz son iki tarihî eser İshak Paşa'nın camii
ve hamamı. İshak Paşa, II. Bayezid döneminin vezirlerindendi.
Onun için bu yapılar epey eskiden kalma (kentte hüküm süren
ikinci padişah). Bu nedenle ilginç oldukları söylenebilir ama
başkaca özellikleri yok.
Yorulmadıysanız
Topkapı Sarayı'nı veya Arkeoloji Müzelerini gezebilir, tarihi
Darphane binalarında bir etkinliğe katılabilir, Eminönü Belediyesi'nin
Cankurtaran Meydanı'ndaki Marmara Denizi manzaralı Sosyal Tesislerinde
bir kahve molası verebilir ya da bu bölgedeki lezzet noktalarından*
bir tanesini deneyebilirsiniz.
[Geri
dön] [Başa dön]
|