Fotoğraf: Görkem Kızılkayak, Çekül Vakfı, gorkorg@yahoo.com
 


Ana Sayfa

Proje Hakkında

Yürüyüş Güzergahları

Destekleyenler

E-Broşür

Basından

İletişim

Görüş ve Önerileriniz

Eminönü Sivil Girişimi


SARI GÜZERGAH: SULTANAHMET PARKURU
(Ortalama 2-3 Saat)

Ayasofya'nın, Sultanahmet Camii'nin, Topkapı Sarayının bulunduğu bölge, kentin bugünkü hayatında, turizmin en canlı bölgesi. Çünkü turistler burada kentin en önemli tarihî eserlerini görmeye geliyor; çünkü bu eserler kentin bu bölgesine yapılmış.

Coğrafi bakımdan kentin en doğu ucu olan bu bölge, daha "manevi" bakımlardan kentin merkezi olarak kurulmuştu. Byzas'ın kurduğu ilk "Byzantian" da yarımadanın bu uçundaydı. Sonra, Constantinus kenti yeniden kurarken gene burayı seçti. Sarayı burada yaptı (bölge "siyasî merkez" oldu). Patrikhane kilisesini burada yaptılar (şimdiki Ayasofya'dan önce-böylelikle "dini merkez" oldu) derken Hipodrom da burada yapıldı (yani "sosyal merkez" oldu).

Bin küsur yıl sonra bu kenti fetheden Osmanlılar da bu düzeni fazla değiştirmediler. Bizans sarayı göçmüştü ama onun oldukça yakınına Topkapı yapıldı. Ayasofya en önemli cami haline geldi. Bir süre sonra da Sultanahmet inşa edildi, Hipodrom ise At Meydanı oldu. Roma Hamamı nın yerine Osmanlı Hamamı, Romalı aristokrat konaklarının üstüne Paşa konaklan yapıldı.

Bugünün dünyasında, kentlerin bir takım bölgeleri turistikleşince, yerli halk oralara pek uğramaz oluyor. Ama biz bu bölgeye böyle davranmayalım, burayı başkalarına bırakmayalım. Burada görülecekler bizim için çok daha ilginç ve anlamlı.

Constantinus'un kentinde Ayasofya ile Hipodrom ve Saray arasında açılan bu meydanın adı Augusteion'du. "Divanyolu" parkurunda anlatılan "Milion Taşı" ile anacadde Meşe de burada başlıyor ve batıya doğru uzanıyordu.

Ayasofya işte şurada. Şimdiye kadar içine bakmadınızsa, artık sırası gelmiştir. Gene de, girmeden önce çevresinde bir tur atıp dışından iyice görün. Kapıdan girerken, daha önce burada bulunan, sonuncusu Nika ayaklanmasında yıkılan kiliselerin neye benzediğine dair bilgiler var. Çevre de zaten çeşitli zamanlardan kalma taşlar, sütunlarla dolu.

Ayasofya'yı 6. yüzyılın başında Iustinianus, Tralles'ten matematikçi Anthemius ile Miletus'tan geometrici İsidorus'a yaptırdı. Birkaç rakam verelim: Yüzölçümü 7570 metrekaredir. Kubbesinin yerden yüksekliği 55.60, çapı ise 31 -32 metredir (tam daire olmadığı için böyle bir ölçü). Bu kubbe boyutlarını aşan ancak birkaç bina var dünyada.

Özelliği yalnız boyutlarının büyüklüğü değildir. Daha önce Roma'daki Pantheon gibi yuvarlak plana göre inşa edilmiş binalara kubbe yapılıyordu. Ayasofya, dekorasyon değil, gerçek örtü sistemi olarak bir kubbenin dört köşe bir binayı kapattığı ilk örnektir. Ayrıca, doğu-batı aksında eklenen iki yarım kubbe iç mekânı alabildiğince genişletmiş, merkezî kubbeyi de güçlendirmiştir. Bu kubbe ağırlığı bina içinde 107 sütuna paylaştırılmıştır.

Binaya ekso-narteks ve narteks bölümlerinden geçerek giriyoruz. Uzun süredir bitemeyen onarımlar nedeniyle binanın yarısı iskelelerle kaplanmış olsa da, görülebilen iç kısımlar gene de yeterince etkileyici. Üst kata tırmanmayı ihmal etmeyin. Binanın o yükseklikten görülmesi de çok ilginç. Ayrıca bu kattaki mozaikler, özellikle İsa'nın Deesis tablosu görülmeli.

Ayasofya gibi bir binayı hakkıyla anlatmaya kalkarsak, burada başka şeye yer kalmaz. Ayrıca bir kitap almanızı salık vererek, bu gezinin öteki duraklarına geçelim. Ayasofya'nın bahçesinde duran türbelere (II. Selim, III. Murad, vb) ne yazık ki girilemiyor. Oysa içlerindeki çiniler çok güzel.

Karşı sıradaki Yerebatan ya da Bazilika Sarnıcı'nı bu geziye alalım. Sarnıç, geziyi fazla şişirse de, buradaki binalarla hem-ayar. Bu çok önemli bölgenin su ihtiyacını karşılamak üzere yapılmış, kentin en büyük kapalı sarnıcı. 140x170 metrelik bir alana yayılıyor ve on iki sırada yirmi sekizerden toplam 336 sütun çatısını ayakta tutuyor. Seksenlerdeki onarımdan sonra yapılan yollarla bütün sarnıcı gezebiliyor, ucundaki Gorgon başlarını da görebiliyoruz.

Bazilikadan çıktıktan sonra Divanyolu'nun karşı tarafına geçerek buradaki parkın içinde sağa sola bakınarak biraz gezebiliriz. Burada her yerde antik taşlar var ve belli ki aklıbaşında bir kazı yapılsa çok daha fazlası da çıkarılacak. Ama herhalde çıkmışları yeterli sayıyoruz ki, yenilerini aramaya gerek görmüyoruz. Lausos ve Antiohos gibi aristokratların saraylarından bazı bölümler görülebiliyor. Buradaki daire biçimindeki kalıntı, Lausos sarayının kabul salonu olarak tesbit edilmiştir.

Adliye'ye doğru yürüyünce küçük bir kilise yıkıntısı görülüyor, ama kapısı kilitli bir bahçe içinde durduğu için yanma kadar gidilemiyor. Burası Azize Euphemia'ya ithaf edilmiş bir kilisedir.

3. yüzyılda yaşamış ve Hıristiyan olduğu için öldürülmüştü. 4. yüzyılda Nikaia Konsili doğru öğretiyi saptamak üzere toplanırken, Euphemia'nın tabutuna da iki tezi yazıp koyduklarını, sonra münasip bir zamanda tabutu yeniden açınca doğru tezi kalbinin üstünde, "sapkın" tezi ayağının altında bulduklarını anlatırlar. Sevilen bir azizedir. Tabutu şimdi Fener'de, patrikhane kilisesi Aya Yorgi'dedir ve yılda iki kere yortusu yapılır. Ama buradaki kilisesi göz göre göre yok olmaya bırakılmış. Dönelim Hipodrom'un bulunduğu alana. Hipodrom'un üstü heykellerle süslü ana girişi kuzey uçundaydı. O görkemli yapıdan bu güne, birkaç dikilitaştan başka hemen hemen hiçbir şey kalmamış durumda. Mermer koltuklarından sadece bir tanesi Sultanahmet Camii'nin bahçesinde yatıyor, onun da zaten kimse farkında değil. O girişe en yakında, şimdi, Alman Çeşmesi'ni görüyoruz. Bu, Kayser NVilhelm'in bize ilk armağanı. İkincisi Bağdat Demiryolu oldu; üçüncüsü de I. Dünya Savaşı. Alman Oryantalizminin bir eseri diyelim.

Hipodrom'un ortasında Spina denen ("belkemiği" anlamında) çizgi uzanıyor ve yanşan arabaların çevresinde döndüğü bu çizgi üstünde belli başlı anıtlar yer alıyordu. Bunların bazıları çevrelerinde toprak iyice yükselmiş olarak hâlâ oradalar. Örneğin, istanbul'un en eski tarihi anıtı Mısır'dan getirilmiş. İ.Ö. 1550'den kalma, Firavun Tuthmosis'in Mezopotamya seferini anan hiyeroglif obelisk. Kaidesinde, taşın burada dikilişinin hikâyesi resimlerle anlatılmış.

Sonra da Burmalı Sütun. Palata Savaşı'nda öldürülen Pers askerlerinin bronz zırh ve kalkanlarının eritilerek bu zafer anıtının yapıldığı anlatılır. Anıt, birbirine dolanmış üç yılandan meydana geliyor. Bunlardan birinin başı şimdiki arkeoloji müzesinde, ötekiler kayıp.

Üçüncü dikilitaşı Konstantinos VII. Porfîrigennetos koydurmuş. Örme olduğu için o kadar ilginç değil. Ama en uzunu da bu.

Hipodrom'un batı kanadında Tapu Binası var. Çok eski eserlerle dolu bu alanda Tapu ve güney ucundaki Marmara Üniversitesi Rektörlüğü (yani eski İktisadi-Ticari ilimler Akademisi) 19. ve 20. yüzyılların dönümünde yer alan Millî Mimarlık Akımının ürünüdür. Batıdan gelen "art nouveau*' akımına karşı yerli bir tepkidir bu akım.

Onun yanındaysa, şimdi Türk - İslâm Eserleri Müzesi olan, Kanunî'nin arkadaşı ve ilk sadrazamı ibrahim Paşa'nın sarayı duruyor. Ünlü hikâyedir. Paşa çocuklarının sünnet düğününde padişahı inanılmaz bir lüks içinde ağırlamış. Sonunda, Uludağ'dan getirilmiş buzlardan yapılma kâseler içinde hoşaf ikram edince, Kanunî dayanamamış, "senin düğün benimkinden haşmetli oldu," demiş. İbrahim, "öyledir" diye cevap verince sinirlenecekken sadrazam devam etmiş: "sizin sünnet düğününde en hatırlı konuk bendim. Benim konuğum sizsiniz. Elbet benim düğünüm daha haşmetli olacak." Hoş kompliman filan ama İbrahim, Kanunî'nin karısı Hürrem'le ters düşünce hayatını koruyamadı. Burası hem müze olarak, hem de bina olarak görmeye değer bir yer.

Gene güneye doğru ilerleyip Endüstri Meslek Lisesi'ne gelebiliriz. Bunun yüksek bahçesinden Marmara kıyısı manzarasını seyretmek güzel oluyor. Halka açık değil ama içinde bir haddehane (yani demir işleyen bir işlik) de var. Birilerinden izin alıp gezebilirseniz, epey ilginç. Ama bu okulun oturduğu yer zaten ilginç. Buralarda toprak denize doğru alçalmaya başlıyor. Oysa biz hâlâ Hipodrom'un kapladığı alandayız. Hipodrom gibi bir binanın bir kısmı bugün hâlâ ayakta durur da, onu herkesten saklayarak yıkılmasını beklemek, akıl alır bir şey midir? Bunu görebilmek için insanlar neler vermezdi! Ama işte öyle duruyor.

Sphendone Duvarları'nı görebilmek için yokuştan inmek gerekiyor. İnip, çevresini dolaşıp, Küçük Ayasofya caddesinden gene meydana, daha doğrusu, Arasta'nın oraya gelebiliriz. Görece yeni onarılan Arasta öncelikle turistlere hitap eden bir çarşı ama ilgiliyseniz, siz de iyi şeyler satan dükkânlar bulabilirsiniz. Ama burada asıl ilginç yer Mozaik Müzesi. Büyük Saray'ı süsleyen bu seküler mozaikler (av sahneleri, çeşitli hayvanlar, vb) gerçekten çok güzel. Bizans resim sanatında hep görülen o donuk, resmî tutuk hava yok.

Büyük Saray, 1204 Latin işgalinde adamakıllı harap olmuştu. 1453'te iyice yıkık bir haldeydi. Ama bu koca sarayın bazı bölümleri bugüne kalmıştır ve iyi bir restorasyon çalışmasıyla çok ilginç ve çekici bir hale getirilebilir. Ne var ki, Sphendone için söylediğimiz bunun için de geçerli. Bu sokakta sarayın kalıntıları gözden ırak, gönülden ırak, öylece yatıyor. Gerçekten inanılır bir durum değil, ama böyle.

Sultanahmet Camii'ne henüz girmemiştik, şimdi girebiliriz. Sinan'ın kalfalarından Sedefkâr Mehmed Ağa, camiyi I. Ahmed için, 17. yüzyılın başında inşa etmiştir. Dört yanında birer yarım kubbeyle sarılmış olan kare planı, Sinan'ın Şehzade'sine fazla bir yenilik eklemez. Kubbe, dört kocaman fil ayağı üzerinde yükselmektedir. İçindeki çiniler çoktur ve bu da camiye, yabancıların "mavi cami" demesine yol açan o özel havayı kazandırır. Ancak 16. yüzyılın gerçekten çok güzel İznik çiniciliği artık sona ermiştir ve buradaki çinilerin de birinci sınıf olduğu söylenemez. Cami geniş bir külliye ile birlikte yapılmıştır. Hünkâr Kasrı olan kısımda şimdi bir Halı Müzesi açıldı. Gösterilen eserlerin bazıları çok eski ve önemli. Altı minareli başka cami yok dünyada. Bu yapılırken bir tane Mekke'de vardı; rekabet eder gibi olmamak için ona bir minare daha eklendi.

Çelik Gülersoy'un Yeşil Ev'i, bir yanında şimdi çarşı olan Cedid Mehmed Efendi Medresesi öbür yanında Abdurrahman Sami Türbesi ve Tekkesi ile duruyor. İyi havalarda otelin bahçesi oturup dinlenmek için iyi bir yer. Ama zaten bu çevrede birçok kahve bulunuyor.

Sinan, Hürrem Sultan için bu meydanda büyük çifte bir hamam yapmıştı. Bu güzel bina da şimdi halı sergilemek için kullanılıyor. Böyle bir bina için pek yerinde bir işlev sayılmaz.

Hamamın yanından bir sokak, çeşitli otel ve pansiyonların yoğunlaştığı bölgeye doğru gidiyor. Burada solda, eski Sultanahmet Hapisanesi, şimdi kentin en şık otellerinden biri. Cezaevi gene Millî Mimari akımının ürünlerinden biriydi ve yetmişlere kadar çalıştı. Ana kapının açıldığı sokağın adı hâlâ Tevkifhane. Bunu kesen, tahliye olanların salındığı yan kapının bulunduğu sokağın adı ise Kutluğun. Burada şimdi Magnaura Sarayı'nın restorasyon çalışmaları yürüyor. Bizans'tan kalma bu saray da, Bizans'tan kalan birçok şey gibi, anlaşılmaz bir bakımsızlık sonucu bir apartmanın içinde kalmış ve özel mülk olmuştu. Şimdi restore ediliyor, bu iyi, yalnız bu sefer de fazla restore edilmesi tehlikesi var gibi görünüyor.

Bu turda göreceğimiz son iki tarihî eser İshak Paşa'nın camii ve hamamı. İshak Paşa, II. Bayezid döneminin vezirlerindendi.

Onun için bu yapılar epey eskiden kalma (kentte hüküm süren ikinci padişah). Bu nedenle ilginç oldukları söylenebilir ama başkaca özellikleri yok.

Yorulmadıysanız

Topkapı Sarayı'nı veya Arkeoloji Müzelerini gezebilir, tarihi Darphane binalarında bir etkinliğe katılabilir, Eminönü Belediyesi'nin Cankurtaran Meydanı'ndaki Marmara Denizi manzaralı Sosyal Tesislerinde bir kahve molası verebilir ya da bu bölgedeki lezzet noktalarından* bir tanesini deneyebilirsiniz.

[Geri dön] [Başa dön]