Fotoğraf: Görkem Kızılkayak, Çekül Vakfı, gorkorg@yahoo.com
 


Ana Sayfa

Proje Hakkında

Yürüyüş Güzergahları

Destekleyenler

E-Broşür

Basından

İletişim

Görüş ve Önerileriniz

Eminönü Sivil Girişimi


MAVİ GÜZERGAH: Milion-Hidayet Camii (Eminönü)
(Ortalama 2 - 3.5 saat)

Şimdi, Milion Taşı'nın yanından harekete başladığımız üçüncü geziye hazırlanıyoruz. Burası "dünyanın başladığı yer" olduğuna göre, bizim de sık sık buradan yola çıkmamız doğal.

Bu gezide Sirkeci'ye doğru yürüyeceğiz. Ama önce Soğukkuyu, Soğukçeşme kısımlarını tamamlayalım. Ayasofya'nın önünde durup karşı kaldırıma baktığımızda Yücel dershanesi ile yanında bazı eski duvarlar görüyoruz. Dershane, zamanında Suriyeli bir tüccar ailesi olan Abud ailesinin çeşitli konutlarından biriydi. Sonra uzun zaman YMCA (Young Men's Christian Association) olarak kullanıldı.

Yanındaki yan yıkık duvarlar ise çok daha eskiden kalma. Burada Bizans'ın Ayasofya'dan eski olan Panayia Halkoprateia Kilisesi vardı. Bir zaman patrikhane kilisesi bile olmuştu. Adının da ima ettiği gibi, kentin bu bölgesinde bakırcı esnafı yerleşmişti. 1204 Latin işgalinde bu kilise de iyice soyuldu. 1484'te yarı yıkık bir durumdayken onarımdan geçirip camiye çevrildi (Acem Ağa Mescidi adıyla bilinir) ama bu cami de günümüze kalamadı.

Şimdi sağımızdaki sokağa sapalım. Birtakım otel ve "hosteF'ler arasından geçerek, ön cephesi terk ettiğimiz tramvay yolunda olan Soğukkuyu ya da Cafer Ağa Medresesi'nin girişine geleceğiz. Solumuzda, onarımdan geçerek iyice modern görünüm almış kagir bir bina duruyor. Mütareke sırasında İstanbul muhafızlığı yapan Çerkeş asıllı Abud Ahmed Paşa'nın konağıydı burası.

Cafer Ağa Medresesi boş dururken yeniden kullanılır hale geldi. Çeşitli el sanatlarıyla uğraşanlar medrese hücrelerini atölye haline getirdiler. Sanının bu sanatlar öğretiliyor da burada. Kahvesi var, sevimli bir yer.

Medreseyi yapan Mimar Sinan, yaptıran da kızlar ağası Cafer Ağa'dır. Buradan devam edince sokak bizi Çelik Gülersoy'un kavga döğüş restore etmeyi başardığı Soğukçeşme Evlerine ya da Ayasofya Pansiyonları'na getiriyor. Bu evleri görmek için buradan Saray girişine doğru bir gidip gelelim isterseniz. Özelliği olan evler oldukları için birçok turist kalıyor bu pansiyonlarda. Birinin üstünde, "Fahri Korutürk'ün doğduğu ev" yazılı. Birini de Gülersoy İstanbul Kitaplığı olmak üzere düzenledi, kendi kitaplarını da buraya bağışladı.

Gülhane'ye doğru giderken solda bir bahçe kapısı, içinde gene Gülersoy'un restore ettirdiği ahşap konak, bir lokanta olarak düzenlediği Sera, bir de, şimdi bar haline getirilmiş küçük Bizans Sarnıcı var. Aynı yolun devamında, "resepsiyon" bölümünü geçince, şimdi lokanta olan daha büyük bir sarnıca geliyoruz.

Sokak bizi Gülhane Parkı'nın önüne getiriyor. İsterseniz, buradan içeri girer, sağdaki hafif eğimli yoldan Darphane'ye ya da soldan Arkeoloji Müzesi'ne doğru gidebilirsiniz.

Gülhane Parkı olan yer de eskiden Topkapı Sarayı'nın bahçeleri içindeydi. Yüzyıl başında Cemil Topuzlu halka açık park haline getirdi.

Parkın duvarından caddeye doğru çıkıntı yapan bir köşk görüyorsunuz: Alay Köşkü. Bu yapının bugünkü şeklini 19. yüzyılda aldığı söyleniyor ama, daha önce de burcun üstünde ahşap bir köşk bulunduğu tahmin ediliyor. Çünkü Evliya Çelebi (17. yüzyıl) padişahın burada oturup esnaf alaylarının buradan geçmesini seyrettiğini söylüyor. Levnî'nin minyatürlerini yaptığı türden bir alay. Köşkün işlevi buydu. Şimdiki binayı Balyanlar'dan biri yapmış olabilir.

Karşı kaldırıma geçelim, hattâ biraz da geriye doğru yürüyelim. Önünde çok gösterişli sebiller olan bir camiye geliyoruz. Zeynep Sultan Camii. İyi de, bu Zeynep Sultan III. Ahmed'in kızlarından, yani 18. yüzyılın ilk yarısı. Sebil ise I. Abdülhamid'in külliyesinden, yani aynı yüzyılın sonu. IV. Vakıf Hanı'nın önünde cadde genişletilirken, Abdülhamid Külliyesi'nin yolu tıkayan sebili sökülüp buraya taşınmıştı. Onun için böyle. Hayatı epey acılı geçmiş bu padişahın, camii Beylerbeyi'nde, külliyesi Bahçekapı'da, sebili de Gülhane'de. Epey dağınık bir manzara arz ediyor. Sebilin taş işçiliği çok güzel. Cami taş ve tuğla.

Çok dikkat çekici bir özelliği görünmüyor, çağına uygun Barok tarzda, ama sade bir yapıdır. Kubbenin oturduğu kasnak içeriden tromplarla desteklenmiştir. Arkasında bir de sibyan mektebi vardır.

Gülhane kapısının karşısındaki 19. yüzyıl binası Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi olarak yapılmıştı. Daha^sonra Morg haline getirildi. Seksenlerde Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanıldı. Şimdi de Çocuk Mahkemeleri oldu. İşlevsel anlamda değilse de, binanın kendisi oldukça güzel.

Bu kaldırımdan bakınca, karşıda, Bab-ı Ali'nin arka kapısını seyrediyoruz. Ama şimdi Bab-ı Âli konusuna girmeyelim, çünkü onu gene bu çevrede yapacağımız bir başka gezide konuşacağız. Sadece, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nin burada, Bab-ı Ali kompleksi içinde olduğunu söyleyelim. Dünyanın en zengin arşivlerinden biridir.

Sola sapıp biraz yürüyoruz. Karşı köşede gene bir külliye içinde bir cami görülüyor. Burası da Beşir Ağa'nın külliyesi. Gene 18. yüzyıldayız; Hacı da olan kızlar ağası Beşir Ağa ("Beşir", siyah hadımlara en sık verilen adlardandır) uzun yaşadı. III. Ahmed zamanında sarayda yükseldi, ama Patrona İsyanı'ndan sonra da yerini korudu. Ne zaman doğduğunu tabiî bilmiyoruz, 1650 dolayları olmalı, çünkü 1746'da, doksan küsur yaşında öldü.Külliye, Lâle Devri sonrası devam eden baroka uygun, iddialı değilse de çok zarif binalardan oluşuyor. Kentin fazla bilinen yapılarından değil ama daha fazla bilinmeyi hak ederdi.İki katlıdır; eğime uyularak avlu yükseltilmiştir. Güzel sebili sokak üstünde bir köşede, cümle kapısı da öteki uçtadır. Şadırvanı ve tuvaletlerine avludan bir merdivenle inilmektedir. Camiden ve sebilden başka medresesi, kütüphanesi ve tekkesi vardır. Tekke binası külliyeden ayrı, arkadaki bir sokaktadır. Bu sokaktaki binaları İstanbul Valiliği "sivil toplum"a terketmiş anlaşılan. Ama sivil toplum da verileni almamış gibi görünüyor. Beşir Ağa Külliye'den başka Kapalıçarşı'nın Mercan kapısı yanında bir çeşme, Eyüp'te başka bir kütüphane, Kahire'de bir mektep yaptırmıştı.

Külliye'nin az ilerisinde adı nedense ün kazanmış Şengül Hamamı vardır ve belki bu ünden ötürü şimdiki sahibi burayı köşk hamamı olarak yeniden adlandırmıştır. Bunun yapılışı bayağı eskiye, Fatih'in sadrazamı Mahmud Paşa'ya kadar gidiyor. Hamamlar genellikle çok dayanıklı olmayan binalardır. Herhalde bu da o zamandan bu zamana çok değişiklik geçirmiş olmalı.

Şengül Hamamı'nı da gördükten sonra biz gene asıl güzergâhımıza, tramvay yoluna dönelim. Alay Köşkü'nün az ilerisinde bir binanın bodrumunda Ayios Therapon Ayazması vardı. Ama hâlâ burada su akıyor mu, bilemiyorum.

Sirkeci'ye gelirken solda, şimdi büfe olmuş bir sebil görüyoruz. Köşede duran yapı "Muradiye Sebili" olarak tanınıyor. Oysa yaptıran Mirmiran Mehmed Paşa ve yapılışı da 16. yüzyıl sonlan olmalı. "Muradiye", üç aylık saltanatı sırasında V. Murad'ın onarımını yaptırmış olmasından ileri geliyor. Zavallı Murad'ın bu korkunç üç ay içinde böyle bir işe yetişmiş olması da şaşılacak şey.

Dörtyol ağzına geldiğimizde, kısa bir süre, tramvayı bırakıp ters yöne gidelim, Cağaloğlu'ndan yukarıya biraz tırmanalım. Soldaki ilk sokağa girdiğimizde, dibinde, yenice restore edilmiş bir hamam var. Burada vaktiyle birkaç katlı bir apartman vardı; bunun bir katında da, Bab-ı Âli yazar çizer takımının zaman zaman gittiği bir meyhane çalışırdı. Sonra bir gün binayı yıktılar: içinden hamam çıktı! İstanbul böyle bir kenttir. Olmadık yerden olmadık bir şey çıkabilir, çünkü birçok yerinde sonradan gelen önceden olanı yutarak üstüne kurulmuştur.

Hemen karşısında da Hoca Paşa Camii duruyor. Banilerinin aynı olmadığı söyleniyor. Camiyi 16. yüzyıl sonunda, Üveys Paşa yaptırmış. Ama herhalde çok onarım görmüş olmalı, çünkü 19. yüzyıl özellikleri ağır basıyor.

Biraz daha tırmanınca Ebusuud caddesinin Ankara caddesiyle birleştiği köşede, eski Meserret oteli ve pastanesini görüyoruz. Bu binayı da vaktiyle Abud Kardeşler yaptırmış. Unlu Bab-ı Âli baskınında, bir kısım ittihatçılar burada oturarak sahneye çıkma sıralarının gelmesini beklemişlerdi. Bab-ı Âli olduğu yıllarda, yani yetmişlere kadar, yazarların da uğradığı, buluşup hoş beş ettiği bir mekândı.

Karşı sırada yine ilginç bir kompleks var. Dükkânlar sırası içinde, Afitab'ın yanındaki bir kapıdan bir avluya geçiyorsunuz. Avluda yangın geçirmiş ve henüz onarım görmemiş iki güzel 19. yüzyıl yapısının iskeletleri duruyor. Bu dükkân ve işyerlerinin bazılarının içine girmeyi başarabilirseniz, Cenevizliler'den olduğu söylenen bazı taş duvar kalıntılarını da görebilirsiniz - ama başarırsanız!

Bab-ı Âli'yi öteki geziye bırakıp geri dönelim. Halil Lütfü Dördüncü (Bab-ı Ali'nin cimriliğiyle ün yapmış patronu) hanlarından birinin önünden geçerek Sirkeci Garı'na geliyoruz. Gar binasını Alman mimar Tachmund yapmıştır. Dcmiryolu'nun yapılması Abdülaziz'in saltanat dönemindeydi. Demiryolunu gene Almanlar inşa ediyordu ve Orient Express'i de taşıyacak olan hat burada bitiyordu. Tachmund, epey daha sonra 1890'da, "doğulu" motifler katarak "yerlileştirdiği" gar binasını tamamladı. Dört beş yıl sonra da Beyoğlu'nda Pera Palas yapılacak, Sirkeci'de inen yolcular kentte kendilerine lâyık bir otele gideceklerdi. Garın lokanta bölümü, başka ayrıntıları, oldukça hoştur.

Şimdi biraz sapa kalan bir yere gitmemiz gerekiyor: Sepetçiler Kasrı'na. Ama her yere sapa kalıyor. Zamanında Topkapı Sarayı'nın bütün çevresi, deniz kıyılan, boy boy, çeşit çeşit köşkler ve kasırlarla kuşatılmıştı. Çoğuna ayrı ayn işlevler de verilmişti. Ama içlerinden yalnız bu kasr bugünleri görebildi. "Sepetçiler", saray muhafızı Bostancı birliklerinin bölüklerinden birinin adıydı. Bu kasrı onlar finanse etmemişse de, herhalde inşaatında çalışmışlardı. Yaptıran padişah, İbrahim'dir. Uzun zaman harap bir şekilde durduktan sonra nihayet seksenlerde başarı derecesini ölçemediğimiz bir restorasyondan geçti. Şimdi Uluslararası Basın Merkezi oldu ama ilk restorasyon amacı olan lokanta işlevini de bazı biçimlerde yerine getiriyor.

Sepetçiler'den karşı kaldırıma geçip Sirkeci'ye dönelim. Muradiye'den Hamidiye'ye girdiğimizde, bir süre önce, yerinden olmuş Hamidiye Sebili'nin öteki arkadaşlarının hâlâ durduğu Hamidiye Külliye'sine geleceğiz. Burada cadde boyunca dizilmiş dükkânların çoğu bu külliyenin medrese kısmından. Türbe ve hazire de onların bitiminde yer alıyor. İmaret ve sibyan mektebi ise büsbütün yıkılmış. Borsa'ya bırakılan binalar duruyor. Ancak, bu sokak içinde bulunan Yıldız Dede Hamamı'ndan da bugüne bir şey kalmadı.

Külliyenin tam karşısında, bir kısım binaların yerine yapılan 4. Vakıf Han duruyor. Millî Mimarlık akımının baş temsilcisi Mimar Kemaleddin Bey'in önde gelen eserlerinden biri. Osmanlı'nın son demlerinde, modern hayata uygun iş hanlarına yoğun ihtiyaç vardı. Vakıf hanları ile bu ihtiyaca karşılık vermeye çalışılıyordu. 1911'den 1926'ya kadar yapımı süren bu bina benzerleri arasında en güzel olanıdır, diyebiliriz.

Burada sokak içindeki Sansaryan Han da uzun zaman İstanbul'da polisin belli başlı binası olduğu için epey bir şöhret yapmıştı. Hamidiye caddesi gene bir dörtyol ağzında bitiyor. Buradan sola saparak yürürsek, köşede bir vakte kadar Sümerbank, ondan önce Bi-ba-bo, ondan önce de "Oroz Dibak" olan mağazaya geliriz. Ama biz bu turda böyle çarşı Pazar işine fazla karışmayalım. Dörtyoldaki İş Bankası alıcı gözle bir bakışa değer. Biz Bahçekapı'dan, Nimet Abla'ya doğru gidelim. Burada ahşap Arpacılar Mescidi var. Onun bir iki bina ilerisinde bir banka. Eskiden burada ibadethane olmaktan çıkmış bir sinagog binası vardı ve burası Ege Lokantası'nın yeriydi. Adı Ege Lokantası ama herkes "Havra" derdi. Sonra burayı başka bir banka aldı, lokanta da Eminönü Meydanı'na taşındı. Yeninin eskiyi yutmasından söz ediyordum: eski havra şimdiki banka binasının içinde kaldı.

Biz de meydana çıkalım. Son olarak bir de Hidayet Camii'ne bakalım. Doğrusu, turu daha güzel bir binanın anılarıyla kapamak isterdim. Bu cami ise pek güzel değil. Ama sonuç olarak, burada, Eminönü Meydam'ndayız. Bakacak, kurcalayacak çok şey var. Bir sandalyeye çöküp yorgunluk çıkarmak için de çok yer var.

Hidayet Camii'ni ilkin II.Mahmud, ama o ahşap cami ortadan kalkınca Abdülhamid yaptırmıştı. Tasarımını Vallaury'nin yaptığı söylenir. Vallaury şüphesiz iyi bir mimardır ama onun yapacağı binanın klasik Osmanlı tarzıyla bir ilgisinin olamayacağına da şüphe yoktur.

Yorulmadıysanız ,

Yenicami'yi veya Rüstempaşa Camiî ziyaret edebilir, Mısır Çarşısı'nda haftalık alışverişinizi yapabilir,Bölgedeki Lezzet Noktalarından* bir tanesini deneyebilirsiniz.

[Geri dön] [Başa dön]