MAVİ GÜZERGAH: Milion-Hidayet Camii (Eminönü)
(Ortalama 2 - 3.5 saat)
Şimdi, Milion Taşı'nın yanından harekete başladığımız
üçüncü geziye hazırlanıyoruz. Burası "dünyanın başladığı
yer" olduğuna
göre, bizim de sık sık buradan yola çıkmamız doğal.
Bu gezide Sirkeci'ye doğru yürüyeceğiz. Ama önce Soğukkuyu,
Soğukçeşme kısımlarını tamamlayalım. Ayasofya'nın önünde durup
karşı kaldırıma baktığımızda Yücel dershanesi ile yanında bazı
eski duvarlar görüyoruz. Dershane, zamanında Suriyeli bir tüccar
ailesi olan Abud ailesinin çeşitli konutlarından biriydi. Sonra
uzun zaman YMCA (Young Men's Christian Association) olarak kullanıldı.
Yanındaki yan yıkık duvarlar ise çok daha eskiden kalma. Burada
Bizans'ın Ayasofya'dan eski olan Panayia Halkoprateia Kilisesi
vardı. Bir zaman patrikhane kilisesi bile olmuştu. Adının da
ima ettiği gibi, kentin bu bölgesinde bakırcı esnafı yerleşmişti.
1204 Latin işgalinde bu kilise de iyice soyuldu. 1484'te yarı
yıkık bir durumdayken onarımdan geçirip camiye çevrildi (Acem
Ağa Mescidi adıyla bilinir) ama bu cami de günümüze kalamadı.
Şimdi sağımızdaki sokağa sapalım. Birtakım
otel ve "hosteF'ler
arasından geçerek, ön cephesi terk ettiğimiz tramvay yolunda
olan Soğukkuyu ya da Cafer Ağa Medresesi'nin girişine geleceğiz.
Solumuzda, onarımdan geçerek iyice modern görünüm almış kagir
bir bina duruyor. Mütareke sırasında İstanbul muhafızlığı yapan
Çerkeş asıllı Abud Ahmed Paşa'nın konağıydı burası.
Cafer Ağa Medresesi boş dururken yeniden kullanılır hale geldi.
Çeşitli el sanatlarıyla uğraşanlar medrese hücrelerini atölye
haline getirdiler. Sanının bu sanatlar öğretiliyor da burada.
Kahvesi var, sevimli bir yer.
Medreseyi yapan Mimar Sinan, yaptıran da
kızlar ağası Cafer Ağa'dır. Buradan devam edince sokak bizi
Çelik Gülersoy'un kavga döğüş restore etmeyi başardığı Soğukçeşme
Evlerine ya da Ayasofya Pansiyonları'na getiriyor. Bu evleri
görmek için buradan Saray girişine doğru bir gidip gelelim
isterseniz. Özelliği olan evler oldukları için birçok turist
kalıyor bu pansiyonlarda. Birinin üstünde, "Fahri Korutürk'ün doğduğu ev" yazılı.
Birini de Gülersoy İstanbul Kitaplığı olmak üzere düzenledi,
kendi kitaplarını da buraya bağışladı.
Gülhane'ye doğru giderken solda bir bahçe
kapısı, içinde gene Gülersoy'un restore ettirdiği ahşap konak,
bir lokanta olarak düzenlediği Sera, bir de, şimdi bar haline
getirilmiş küçük Bizans Sarnıcı var. Aynı yolun devamında, "resepsiyon" bölümünü
geçince, şimdi lokanta olan daha büyük bir sarnıca geliyoruz.
Sokak bizi Gülhane Parkı'nın önüne getiriyor. İsterseniz, buradan
içeri girer, sağdaki hafif eğimli yoldan Darphane'ye ya da soldan
Arkeoloji Müzesi'ne doğru gidebilirsiniz.
Gülhane Parkı olan yer de eskiden Topkapı Sarayı'nın bahçeleri
içindeydi. Yüzyıl başında Cemil Topuzlu halka açık park haline
getirdi.
Parkın duvarından caddeye doğru çıkıntı yapan bir köşk görüyorsunuz:
Alay Köşkü. Bu yapının bugünkü şeklini 19. yüzyılda aldığı söyleniyor
ama, daha önce de burcun üstünde ahşap bir köşk bulunduğu tahmin
ediliyor. Çünkü Evliya Çelebi (17. yüzyıl) padişahın burada oturup
esnaf alaylarının buradan geçmesini seyrettiğini söylüyor. Levnî'nin
minyatürlerini yaptığı türden bir alay. Köşkün işlevi buydu.
Şimdiki binayı Balyanlar'dan biri yapmış olabilir.
Karşı kaldırıma geçelim, hattâ biraz da geriye doğru yürüyelim.
Önünde çok gösterişli sebiller olan bir camiye geliyoruz. Zeynep
Sultan Camii. İyi de, bu Zeynep Sultan III. Ahmed'in kızlarından,
yani 18. yüzyılın ilk yarısı. Sebil ise I. Abdülhamid'in külliyesinden,
yani aynı yüzyılın sonu. IV. Vakıf Hanı'nın önünde cadde genişletilirken,
Abdülhamid Külliyesi'nin yolu tıkayan sebili sökülüp buraya taşınmıştı.
Onun için böyle. Hayatı epey acılı geçmiş bu padişahın, camii
Beylerbeyi'nde, külliyesi Bahçekapı'da, sebili de Gülhane'de.
Epey dağınık bir manzara arz ediyor. Sebilin taş işçiliği çok
güzel. Cami taş ve tuğla.
Çok dikkat çekici bir özelliği görünmüyor, çağına uygun Barok
tarzda, ama sade bir yapıdır. Kubbenin oturduğu kasnak içeriden
tromplarla desteklenmiştir. Arkasında bir de sibyan mektebi vardır.
Gülhane kapısının karşısındaki 19. yüzyıl binası Soğukçeşme
Askerî Rüşdiyesi olarak yapılmıştı. Daha^sonra Morg haline getirildi.
Seksenlerde Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanıldı. Şimdi
de Çocuk Mahkemeleri oldu. İşlevsel anlamda değilse de, binanın
kendisi oldukça güzel.
Bu kaldırımdan bakınca, karşıda, Bab-ı Ali'nin arka kapısını
seyrediyoruz. Ama şimdi Bab-ı Âli konusuna girmeyelim, çünkü
onu gene bu çevrede yapacağımız bir başka gezide konuşacağız.
Sadece, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nin burada, Bab-ı Ali kompleksi
içinde olduğunu söyleyelim. Dünyanın en zengin arşivlerinden
biridir.
Sola sapıp biraz yürüyoruz. Karşı köşede
gene bir külliye içinde bir cami görülüyor. Burası da Beşir
Ağa'nın külliyesi. Gene 18. yüzyıldayız; Hacı da olan kızlar
ağası Beşir Ağa ("Beşir",
siyah hadımlara en sık verilen adlardandır) uzun yaşadı. III.
Ahmed zamanında sarayda yükseldi, ama Patrona İsyanı'ndan sonra
da yerini korudu. Ne zaman doğduğunu tabiî bilmiyoruz, 1650 dolayları
olmalı, çünkü 1746'da, doksan küsur yaşında öldü.Külliye, Lâle
Devri sonrası devam eden baroka uygun, iddialı değilse de çok
zarif binalardan oluşuyor. Kentin fazla bilinen yapılarından
değil ama daha fazla bilinmeyi hak ederdi.İki katlıdır; eğime
uyularak avlu yükseltilmiştir. Güzel sebili sokak üstünde bir
köşede, cümle kapısı da öteki uçtadır. Şadırvanı ve tuvaletlerine
avludan bir merdivenle inilmektedir. Camiden ve sebilden başka
medresesi, kütüphanesi ve tekkesi vardır. Tekke binası külliyeden
ayrı, arkadaki bir sokaktadır. Bu sokaktaki binaları İstanbul
Valiliği "sivil toplum"a terketmiş anlaşılan. Ama sivil
toplum da verileni almamış gibi görünüyor. Beşir Ağa Külliye'den
başka Kapalıçarşı'nın Mercan kapısı yanında bir çeşme, Eyüp'te
başka bir kütüphane, Kahire'de bir mektep yaptırmıştı.
Külliye'nin az ilerisinde adı nedense ün kazanmış Şengül Hamamı
vardır ve belki bu ünden ötürü şimdiki sahibi burayı köşk hamamı
olarak yeniden adlandırmıştır. Bunun yapılışı bayağı eskiye,
Fatih'in sadrazamı Mahmud Paşa'ya kadar gidiyor. Hamamlar genellikle
çok dayanıklı olmayan binalardır. Herhalde bu da o zamandan bu
zamana çok değişiklik geçirmiş olmalı.
Şengül Hamamı'nı da gördükten sonra biz gene asıl güzergâhımıza,
tramvay yoluna dönelim. Alay Köşkü'nün az ilerisinde bir binanın
bodrumunda Ayios Therapon Ayazması vardı. Ama hâlâ burada su
akıyor mu, bilemiyorum.
Sirkeci'ye
gelirken solda, şimdi büfe olmuş bir sebil görüyoruz. Köşede
duran yapı "Muradiye Sebili" olarak tanınıyor. Oysa
yaptıran Mirmiran Mehmed Paşa ve yapılışı da 16. yüzyıl sonlan
olmalı. "Muradiye", üç aylık saltanatı sırasında V.
Murad'ın onarımını yaptırmış olmasından ileri geliyor. Zavallı
Murad'ın bu korkunç üç ay içinde böyle bir işe yetişmiş olması
da şaşılacak şey.
Dörtyol ağzına geldiğimizde, kısa bir süre, tramvayı bırakıp
ters yöne gidelim, Cağaloğlu'ndan yukarıya biraz tırmanalım.
Soldaki ilk sokağa girdiğimizde, dibinde, yenice restore edilmiş
bir hamam var. Burada vaktiyle birkaç katlı bir apartman vardı;
bunun bir katında da, Bab-ı Âli yazar çizer takımının zaman zaman
gittiği bir meyhane çalışırdı. Sonra bir gün binayı yıktılar:
içinden hamam çıktı! İstanbul böyle bir kenttir. Olmadık yerden
olmadık bir şey çıkabilir, çünkü birçok yerinde sonradan gelen
önceden olanı yutarak üstüne kurulmuştur.
Hemen karşısında da Hoca Paşa Camii duruyor. Banilerinin aynı
olmadığı söyleniyor. Camiyi 16. yüzyıl sonunda, Üveys Paşa yaptırmış.
Ama herhalde çok onarım görmüş olmalı, çünkü 19. yüzyıl özellikleri
ağır basıyor.
Biraz daha tırmanınca Ebusuud caddesinin Ankara caddesiyle
birleştiği köşede, eski Meserret oteli ve pastanesini görüyoruz.
Bu binayı da vaktiyle Abud Kardeşler yaptırmış. Unlu Bab-ı Âli
baskınında, bir kısım ittihatçılar burada oturarak sahneye çıkma
sıralarının gelmesini beklemişlerdi. Bab-ı Âli olduğu yıllarda,
yani yetmişlere kadar, yazarların da uğradığı, buluşup hoş beş
ettiği bir mekândı.
Karşı sırada yine ilginç bir kompleks var. Dükkânlar sırası
içinde, Afitab'ın yanındaki bir kapıdan bir avluya geçiyorsunuz.
Avluda yangın geçirmiş ve henüz onarım görmemiş iki güzel 19.
yüzyıl yapısının iskeletleri duruyor. Bu dükkân ve işyerlerinin
bazılarının içine girmeyi başarabilirseniz, Cenevizliler'den
olduğu söylenen bazı taş duvar kalıntılarını da görebilirsiniz
- ama başarırsanız!
Bab-ı Âli'yi öteki geziye bırakıp geri dönelim.
Halil Lütfü Dördüncü (Bab-ı Ali'nin cimriliğiyle ün yapmış
patronu) hanlarından birinin önünden geçerek Sirkeci Garı'na
geliyoruz. Gar binasını Alman mimar Tachmund yapmıştır. Dcmiryolu'nun
yapılması Abdülaziz'in saltanat dönemindeydi. Demiryolunu gene
Almanlar inşa ediyordu ve Orient Express'i de taşıyacak olan
hat burada bitiyordu. Tachmund, epey daha sonra 1890'da, "doğulu" motifler katarak "yerlileştirdiği" gar
binasını tamamladı. Dört beş yıl sonra da Beyoğlu'nda Pera Palas
yapılacak, Sirkeci'de inen yolcular kentte kendilerine lâyık
bir otele gideceklerdi. Garın lokanta bölümü, başka ayrıntıları,
oldukça hoştur.
Şimdi biraz sapa kalan bir yere gitmemiz
gerekiyor: Sepetçiler Kasrı'na. Ama her yere sapa kalıyor.
Zamanında Topkapı Sarayı'nın bütün çevresi, deniz kıyılan,
boy boy, çeşit çeşit köşkler ve kasırlarla kuşatılmıştı. Çoğuna
ayrı ayn işlevler de verilmişti. Ama içlerinden yalnız bu kasr
bugünleri görebildi. "Sepetçiler",
saray muhafızı Bostancı birliklerinin bölüklerinden birinin adıydı.
Bu kasrı onlar finanse etmemişse de, herhalde inşaatında çalışmışlardı.
Yaptıran padişah, İbrahim'dir. Uzun zaman harap bir şekilde durduktan
sonra nihayet seksenlerde başarı derecesini ölçemediğimiz bir
restorasyondan geçti. Şimdi Uluslararası Basın Merkezi oldu ama
ilk restorasyon amacı olan lokanta işlevini de bazı biçimlerde
yerine getiriyor.
Sepetçiler'den karşı kaldırıma geçip Sirkeci'ye dönelim. Muradiye'den
Hamidiye'ye girdiğimizde, bir süre önce, yerinden olmuş Hamidiye
Sebili'nin öteki arkadaşlarının hâlâ durduğu Hamidiye Külliye'sine
geleceğiz. Burada cadde boyunca dizilmiş dükkânların çoğu bu
külliyenin medrese kısmından. Türbe ve hazire de onların bitiminde
yer alıyor. İmaret ve sibyan mektebi ise büsbütün yıkılmış. Borsa'ya
bırakılan binalar duruyor. Ancak, bu sokak içinde bulunan Yıldız
Dede Hamamı'ndan da bugüne bir şey kalmadı.
Külliyenin tam karşısında, bir kısım binaların yerine yapılan
4. Vakıf Han duruyor. Millî Mimarlık akımının baş temsilcisi
Mimar Kemaleddin Bey'in önde gelen eserlerinden biri. Osmanlı'nın
son demlerinde, modern hayata uygun iş hanlarına yoğun ihtiyaç
vardı. Vakıf hanları ile bu ihtiyaca karşılık vermeye çalışılıyordu.
1911'den 1926'ya kadar yapımı süren bu bina benzerleri arasında
en güzel olanıdır, diyebiliriz.
Burada sokak içindeki Sansaryan Han da uzun
zaman İstanbul'da polisin belli başlı binası olduğu için epey
bir şöhret yapmıştı. Hamidiye caddesi gene bir dörtyol ağzında
bitiyor. Buradan sola saparak yürürsek, köşede bir vakte kadar
Sümerbank, ondan önce Bi-ba-bo, ondan önce de "Oroz Dibak" olan mağazaya
geliriz. Ama biz bu turda böyle çarşı Pazar işine fazla karışmayalım.
Dörtyoldaki İş Bankası alıcı gözle bir bakışa değer. Biz Bahçekapı'dan,
Nimet Abla'ya doğru gidelim. Burada ahşap Arpacılar Mescidi var.
Onun bir iki bina ilerisinde bir banka. Eskiden burada ibadethane
olmaktan çıkmış bir sinagog binası vardı ve burası Ege Lokantası'nın
yeriydi. Adı Ege Lokantası ama herkes "Havra" derdi.
Sonra burayı başka bir banka aldı, lokanta da Eminönü Meydanı'na
taşındı. Yeninin eskiyi yutmasından söz ediyordum: eski havra
şimdiki banka binasının içinde kaldı.
Biz de meydana çıkalım. Son olarak bir de Hidayet Camii'ne
bakalım. Doğrusu, turu daha güzel bir binanın anılarıyla kapamak
isterdim. Bu cami ise pek güzel değil. Ama sonuç olarak, burada,
Eminönü Meydam'ndayız. Bakacak, kurcalayacak çok şey var. Bir
sandalyeye çöküp yorgunluk çıkarmak için de çok yer var.
Hidayet Camii'ni ilkin II.Mahmud, ama o ahşap cami ortadan
kalkınca Abdülhamid yaptırmıştı. Tasarımını Vallaury'nin yaptığı
söylenir. Vallaury şüphesiz iyi bir mimardır ama onun yapacağı
binanın klasik Osmanlı tarzıyla bir ilgisinin olamayacağına da
şüphe yoktur.
Yorulmadıysanız ,
Yenicami'yi veya Rüstempaşa Camiî ziyaret edebilir, Mısır Çarşısı'nda
haftalık alışverişinizi yapabilir,Bölgedeki Lezzet Noktalarından*
bir tanesini deneyebilirsiniz.
[Geri dön] [Başa
dön] |